|
Sizce Selimiye Camii’nin
değerini en iyi kim bilir?
Ve Selimiye Camii’ni en çok kim sevmiştir?
Bu iki sorunun tek bir cevabı var kuşkusuz.
O da dünya tarihinin tartışmasız en büyük mimari Mimar Sinan.
Evet Selimiye’nin Mimar Sinan gözündeki değerini bir düşünün.
Michelangelo’ın 4 yıl aralıksız tavana doğru sırt üstü durarak yaptığı
Sistine Chapel’ın tavan fresklerinin değerini en çok kim bilebilir?
Wright kardeşlerin yıllar süren çalışmalar sonucunda geliştirdikleri 12
beygir gücündeki ilk uçağın ve ilk uçak motorunun onların nazarındaki
kıymetini hayal edebilir misiniz?
Peki ya Beethoven için Moonlight,
2000’i aşkın karakterle oluşturduğu
romanlarıyla Balzac.
Evet sanatın değerini ancak bir sanatkar, sonra da sanata yakınlık duyan
veya basit de olsa bir şeyler üretebilmiş insanlar anlayabilir.
Bu girişten sonra kendimize şunu sorabiliriz:
Biz bir sanat eseri miyiz?
Selimiye’nin taş ve toprağın milyonlar yıl süren bir evriminin sonucu
mimarsız olarak oluşabileceğine inanabilenler için böyle bir soruya
gerek yok.
insan, anatomik yapısı ve fiziki görünümüyle aynı zamanda heykeltıraş
olan Michelangelo'ı kendine aşık edecek kadar eşsiz bir yaratıktır.
Evet, kuşkusuz biz Allah’ın yaratıkları içinde en sanatlısıyız.
Yukarıda saydığımız sanatkarların eserlerine olan sevgileri
penceresinden, bizim Allah’a olan konumumuza baktığımızda Allah’ın bizi
fevkalade seviyor olduğu sonucuna varabiliriz.
İnsan türüne karşı olan
bu sevgiyi genel olarak değil, bireysel olarak ele almalıyız.
Bir
serçeyi diğer serçelerden ayırt edemezsiniz.
Bir gül diğer gülün
kopyasıdır.
Bir kedi kendi cinsi içinde diğer kedilerden farklı
değildir.
Tüm kara sinekler aynı şablondan çıkmıştır.
Ama her bir insan diğer varlıkların sınıflanmasında yer alan bir tür
kadar önemlidir.
Simdi kendinizi düşünün.
Sizin çehre ve ruh yapınıza benzer ikinci bir
insan var mıdır?
Her insanda Allah’ın size verdiği organlar ortak, ama
bu birliktelik içinde siz teksiniz ve farklısınız. Ayrı fırça
darbeleriyle oluşmuşsunuz.
Allah size ait özel bir yüz tasarlamış. Dolayısıyla siz bir fabrikada
imal edilen aynı ürünün milyonlarcasından birinin o fabrika sahibiyle
ilişkisi gibi bir ilişkiniz yok yaratıcınızla.
Siz özel tasarlanmış,
farklı donanımlı bir varlıksınız.
Sizin muhatabınız direkt olarak Yaratıcınız.
Bunu fark etme ayrıcalığına
eriştiğinizde, dünyanın en zengin insanının tüm mirasının size kalması
bile size tebessüm ettirmeyecektir.Çünkü siz Allah'ın mülkünün ebedi
mirasçısı olmanın bahtiyarlığına sahip olacaksınız.
Sonuç olarak sizi yaratan, sizin Onu hissetmenizi ve Ona yönelmenizi
istiyor. Bir sınav için bulunduğunuz bu dünyada Onu unutup kendinizi
kaybetmenizi istemiyor.
Eğer ‘insan’ olup ‘inanç’ taşırsak
Allah'ın dünyada iken gösterdiği ve
tattırdığı nimetleri devamlı ve sonsuz olarak elde edebiliriz.
Yaratıcı ve insan ilişkisi ile ilgili alıntılar:
Resulullah (sav) buyurdular ki: Allah, inanç sahibi bir insanın yaptığı
kötülüklerden özür dileyip Kendisine dönüşüne şu kimse gibi sevinir:
"Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde
yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte
seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur.
Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Çölün ortasında
suyunu, yiyeceğini yitirmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz.
Ümitsizlik içinde uzun süre bekler sonra bir de ne görsün! Kafasını
kaldırdığında yanı başında hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve
içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun kendisine dönüşünden duyduğu
sevinç; kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın
sevincinden fazladır.
Merhamet kadar duru bir sevgi düşünülemez, o ise annelerde bulunur. Bir
savaş sonrasıydı. Esirler gelmişti her taraftan. Çoluk çocuk, kadın
erkek herkes yakınını arıyordu. Yanık yanık dolaşanlar, kırık kırık
dolaşanlar, dökük dökük dolaşanlar hep göze çarpıyordu. Allah Resulü bu
yakıcı sahneyi seyrediyorlardı. Bir kadın da yana yakıla dolaşıyordu.
Muhakkak bir yitiği vardı. Esir edilen kadının ne yitiği olabilir? Ya
kardeşiydi ya babasıydı ya da kendisinden bir parçası olan evladıydı. O,
kendi evladının hatırı için gözüne çarpan her çocuğu sinesine basıyordu.
Gözlerine bakıyor, sonra tekrar aramaya koyuluyordu. Karşısına çıkan bir
başka yavruyu görüyor, bağrına basıyor, sonra yeniden aramaya
koyuluyordu. Allah Resulü gözleri yaşlı, ona bakıyordu. Derken kadın,
bir çocuğu yakaladı, bağrına bastı. Kokluyor, öpüyor, bir türlü
kucağından bırakmıyordu. Ve o zaman Ufuk İnsan’ın, Allah Resulü’nün,
parmağı kalktı o tarafa doğru. Etrafındaki sahabelere o noktayı işaret
etti:
“Görüyor musunuz bu manzarayı?
Kadın, şu kucağındaki çocuğu
cehenneme atar mı?
Hepsi birden:"Hayır ya Resulallah."
dediler.
"Allah, o kadından daha merhametlidir." Buyurdu.
Allah Resulü ile bir köye uğradık. Herkes bir şeyle meşguldü. Bir kadın
tandırına yakacak odun atıyordu. Tandırın alevi yükselince kadın yanında
duran çocuğunu uzaklaştırdı. Allah Resulünün geldiğini görünce yanına
gitti.
O’na "Sen Allah Resulü’sün, öyle mi?" dedi. Allah Resulü: "Evet!"
deyince, "Allah, merhametli olanların en merhametlisi değil mi?" dedi.
Allah Resulü, "Evet," cevabını alınca bu sefer: "Allah'ın kullarına olan
rahmeti, annenin yavrusuna olan merhametinden daha fazla, değil mi?"
diye sordu.
Allah Resulü yine: "Elbette!" buyurdu.
Kadın: "Anne,
çocuğunu ateşe atmaz, daha merhametli olan Allah, kullarını nasıl
cehenneme atar?" dedi.
Bunun üzerine Allah Resulü’nün gözleri yaşardı,
başını önüne eğdi. Sonra başını kadına doğru kaldırarak: "Şüphesiz
Allah, doğru yoldan sapıp O’nun sözünü dinlemeye tenezzül etmeyen ve
kendisine inanmaktan kaçınan azgın kullarından başkasını cezalandırmaz. |